Söylenmeye dair ne varsa...

15/11/2009 - FAİLİ MEÇHUL YOKLUK

Kategori: OYKUCE

 

 

 

Yürüdü…

Gittiği yer, coğrafyası en kurak olan aşk iklimiydi. Kekeme dillerin sözcük bozuşuna aldırmadı cümlesiz yüreği. Harflerle işi yoktu onun. Sayıları severdi daha çok.  Yalnızlığını çarpar, yokluğuna bölerdi.

 

Yitik zamanların keşifsiz kâşifiydi. Aşkı keşfetmenin ağırlığını taşıyordu omuzlarında. Sustu, bir ömür boyu sustu. Yeminliydi konuşmamaya. Bu aşkın eni de birdi boyu da. Hesap etmenin zorluğunu en ve boy eşitliğini gördüğünde öğrendi.

 

Ezberine aldı sonra tüm yoklukları. Soluklarını seyreltti.  Aşklanmaya geldim dedi! Bir hüzün şezlongu aldı altına, sırt üstü uzandı aşka.  Gözyaşlarını taktı sonra gözlerine. Ağlamadan aşk olmaz diye fısıldadı birine. Kalbine batan sensizliğe aldırmadı bir süre. Geceleri seni bağırarak uyunmak dışında bir şey rahatsız etmedi onu. Parçalanmış geçmişini , sözcüklerle dikmeye çalışıyor bu günlerde!

 

Ağıtlar devşirdi içine…

Dudaklarını ısırdı yine, gözlerini kaçırdı ve içinde kaç ağıt eskitti kimse bilmedi. Sahipsiz kırılganlıklar edindi kendine. İçine doğru ağlayıp kendine sustu yine.

Sevgisizliğine neden bulamadı hiç. Durup durup gözyaşı peydahlandı yanaklarında. El değmemiş yalnızlıklar yaşadı içinde.

 

Yalnızdı… Kendini yalnız bıraktı. Şimdilerde; akli dengesi yerinde olmayan düşler kuruyor ve hortlamış düşler geziniyor çevresinde… Dilinde patlayan sözleri durdurmakta güçlük çekiyor, çığlıklarını içine attığından olsa gerek hep sessiz ağlıyor.   Duvarlardan kazınmayan bakışlarını üzerime doğru çeviriyor. Korkuyorum, çok küçüğüm çünkü, onu anlamak için ziyadesiyle küçük yüreğim.

 

Kaç olsam seninle girdiğimiz bu aşk işleminde kalansız oluruz acaba? Unutmuşum, yasaklıydım değil mi ben sana! Gelmeyecek olanları beklemeye devam ediyor hâlâ! Kan kaybediyordu bu sevda içinde, yüklemsiz cümleler kurmakta inat ediyordu ama. Yalan methiyeler dizildi adına. Deli dediler ona. Hâlbuki aşk delilikten öte bir şeydi onun adında

 

Yokluğa kurduğu sensizlik alarm veriyor içinde. Bu saatlerde başı çatlarcasına ağrıyor. Deniz kokusu iyi geliyor ağrılarına, yokluğuna…

 

Yıllar evveline dalıyor aklı, meydanlarda slogan attığı, “bu memleket bizim!” dediği günlere hani.  İşkencenin alasını gördüğü Mamak kapalı cezaevine gidiyor.  Küf kokusunun içine dolduğu o yatakta ki uykunun huzursuzluğunu hissediyor yine içinde.  Sabah oluyor, kalk çığlığı tokat olup iniyor yüzüne. Sonra kelle başı sayım hesabı görülüyor rutubetli duvarların kan kokan gövdelerinde. Hani sen ben, sağ sol dedikleri vakitler. Durup düşünüyor ne değişti o günden bugüne diye. İçinin sızısı hâlâ yerinde duruyor. Artık daha da sancılı batıyor içine.

 

Düşünmek daha da yoruyor kalbini, düşünmeden yaşayabilse sevebilse keşke. “Sevmek dedin de, öyle mecnun misali kendini çöllere vurmakla olmuyor sevda dedikleri.” Şimdi bu düşündüklerimi duyan olsa diyecekler ki; “Mecnun aşığına değil maşuğuna kavuşmak adına çöllere vurdu kendini. Leyla, Mecnunun âmâ gözlerinde Hakka ulaşmaya vesileydi” Yine de mecnun âmâ olmadan da, kendini çöllere vurmadan da minvaline ulaşabilirdi diye düşünüyor.

 

Sonra yalnızlıktan dem vuruyor yine. İçmemesi gerektiğini bile bile bir sigara yakıyor, deniz kokusuna ne de güzel katık oluyor bu mübareğin nefesi… Hâlbuki nefesinden nefes çalınıyor, adı gibi biliyor…

 

Sessizliğin ve yalnızlığın tadını çıkarıyor. Ağlamak istiyor ama bir türlü olmuyor. Rastgele bir şey düşünüp ağlayası var içine. Ama ağlamayı becerebilecek kadar erkek değil kendine!  Öğrenilmiş acılar biriktirmişti hâlbuki iç ceplerinde. İstese biriktirdiklerini çıkarıp çıkarıp ağlayabilirdi kendine.

 

Dört duvar, bir gölge ve hıçkırık…

 

Şifozrenik gölgeler dans ediyor duvarda. Aynalara olan küskünlüğünü bir gün daha sürdürmeye karar veriyor.  Yüzüne yerleşen kederi görmeye cesareti yok galiba! Düşsüzlüğüne vurulan deli damgasına tahammül edemiyor daha fazla. “ Zulmü küf kokan kesif düşlerin arasında öğrendik öfkeyi biz” diyor. “Kelle başı yapılan hesabımızı, çektiğimiz işkenceye bölsek iki katı insan istifi çıkar ortaya… Çok ölmek istedik biz orda, düşlerimiz hatırına dayandık akli dengesi yerinde olmayan bir yığın insan müsveddesinin horlamasına. Öfkemle ete kemiğe bürünmüş olarak çıktım ben o mezarlıktan. Şimdi kimse sus demesin içime, konuşasım var, sövesim var yedi ceddime!” Diyor ve susuyor yine.

 

Palazlanmış bir hüzün çıkıyor içinden. Gördüğü kanların izini silememiş hâlâ gözlerinden. Dört duvara hapsettiği düşlerini, kirli çarşaflara sardığı iç makamından bir ses yükseliyor yine. “Yüreğimin zulasına sakladım seni ey adı yar olan, orta halli bir sahil kasabasından koparıp ülke kurtarma düşlerine düşürdüm ben seni… Sloganlarımız içinde boğuldu seslerimiz. Afişlerle birlikte astık aşkımızı, gölge oyunlarının oynandığı duvarlara.  Ve düşlerimiz kurşunlandı çıkmaz sokaklarda.”

 

Suskularını çivilemiş duvarlarına, bir bavul dolusu yalnızlık var yatağının altında. Düşlerinden kan damlıyor hala. Korkarım izbe bir sokakta, faili meçhuller arasına karışmak istiyor içinde.  Bir ağlayabilse, yağabilse hesapsızca içime, rahatlayacak o vakit işte… Ama yediremiyor kendine, gözyaşını yakıştıramıyor gözlerine.  Kokarım kendini bırakmak adına ölüm kuyuları arıyor içinde. En ağır ölüm, insanın kendi içinde ölmesidir bildiğimce!

 

Cennetten düşme sözlerin kucağında avutuyor kendini. Gözlerini yokluyor bir ara, oda ne ağlıyor galiba! Bunca yılın suskunluğunu iki damla bozmaya yetiyor. Kese kâğıdına topladığı yalnızlığı ortalığa saçılıyor, yeniden toplamak hayli zaman alacak gibi görünüyor. Boş veriyor ortalığa çalınan yalnızlığını. Canı aşk çekiyor!

 

—Saat kaç?

    —Aşka çeyrek var!

 

Az kalmış diyor. On beş yıldır az kalan bu zamanı bekliyor! İçinde biriktirdiği soruların cevaplanma zamanı yaklaşmış gibi görünüyor. 

 

Kaç gündür ilk defa aynaya bakıyor. Sigaradan sararmış olan benzini seyrediyor. Sonbahara benzetiyor kendini. Saçları iki yandan açılmış, birkaç diş eksik gönül hanesinde, bunca çizgiyi de kim çizmiş yüzüne! Kendini görmeyeli yaşlanmış mı ne? Kendinden düşüyor birden, geriye sıfır kalıyor. İçindeki cahilane sevdanın nötr halini resmediyor, kendine deli damgası vuran insanlara.  Cenderelerden geçmiş hüzünleri giyiyor üzerine, yakışıyor da yüreğine! Hüzünlü hali daha mı afili oluyor ne! Sanki daha çok adama benziyor kendinde!

Şaha kalkmış cümleleri silmeye çalışıyor kâğıtlardan, izin vermiyor cümlelerden biri. Kayıt dışı bir aşk yaşanan, üzerinden ne gönüller geçiniyor bu aşkın bir bilse… Bildiği anda ölürdü galiba! Eylüle ağıt yakma zamanı geliyor yavaş yavaş. Eski konuştukları sussa içinde, her şey daha dingin olacak. Ama susmak bilmiyor kendine! Gözlerine hüzün emanet edildiğinden beri ağlıyor!

 

Cebimden çıkardığım üç beş kelimeyi eline sıkıştırmaya çalışıyorum, almıyor, cümlelerim idare eder beni bir süre diyor.

 

Beklentilerine çoktan küsmüştü, sobeleyecek kimse kalmamıştı payı paydasından büyük olan bu hayat ritminde! Gecenin kör karanlığında âmâ düşler görüyordu yine. Küf kokusuna aldırmıyordu alışmıştı ne de olsa.  Yokluk örgütüne ait, yasak yayın dâhilinde dokümanlar saklıyor hala iç ceplerinde!

 

Hâlâ geceleri dar sokaklarda yürümeyi seviyor, duvarlara yazı yazmayı da! Gelmeyişine methiyeler düzüyor. Yasak yayın dâhilindeki bu aşkı ihbar ediyor her gece duvarlara.

Aşkımın kıblesi olsun gözlerin diyor usulca. Seni sevmeye niyet ediyor, unutmadıklarını hatırlamaya çalışmak kadar aptalca olan bir şey gelmiyor aklına bu sıra! Kalemini mahmuzluyor gözlerine, terkine cümlelerini atıp sana doğru sürüyor hayatı, suskular set çekiyor önüne. Kabuk bağlamış yaraları yeniden sızlıyor.

 

Günlerdir yiyip içmiyor.  El değmemiş yalnızlığına kimseyi dokundurmuyor bu sıra. Suç dosyaları hayli kabarmakta, her sayfada tek bir cümle olsun ismin geçiyor ama! Faili meçhul değil aslında bu aşkın da!

 

Sevdasına uzanan ipi tutmaya çalışıyor nicedir. Yoksa daha fazla kalamayacak bu kuyuda. Ya kahrından ölecek, ya sevdasından. Aslında ne fark eder diye düşünüyor. Eni de bir sonu da! Hepi topu ölmek işte diye mırıldanıyor.  Hayata açtığın parantezi kapamak işte! Ya da istediğin gibi sonuçlanmayan bu yaşama keşmekeşinin sonuna koca bir ünlem koymak!

 

Hiç ihanet etmedi alnında ki hüzün yazısına! Vakti zamanında asi bir çocuk olsa da, duruldu şimdilerde.

 

Hey gidi memleket hey! Böyle mi dualadık biz seni sloganlarımızla? Sevdamızı yitirdik uğruna, darağaçlarına fidanlar diktik usulca. Şimdi kâğıt üzerine yazılan yokluklarla gidiyorsun ardına baka baka!  Çatlasın artık ardın sıra koşan bu küheylan da!

 

Yine dar bir sokak ağzında, elinde boya kutusuyla, hayatını pembeye boyamaya çalışıyordu oysa izin vermediler renk değiştirmesine! Sonunda kör bir gecenin bağrında, boylu boyunca uzandı düşlerine. 

 

—Kimin nesiymiş?

       —Zavallı bir militan sadece! Yokmuş kimsesi.

—Kayıtlara suçüstü geçilsin yine!

      —Faili kim olacak?

—Faili meçhul listesine ekle!

— Toplayın küf kokan leşini!

— Duvara ne yazmış be!

— Suçüstü aşk kesildim, yaşadığım faili meçhul bir yokluktu sadece!

GÜLNAZ ELİAÇIK / NİSAN 2009


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/9/2009 - ZELÂLNÂME-(3)

ZELÂLNÂME(3)

 

            Toprağı yenip sensizliğin en senli haline gidebilseydim keşke,  yanımda bir parça bez, cebimde dilinden dökülen dualarla.  Sahi Zelâl dua eder misin ki bana? Oysaki bugüne kadar en fazla bedduanı aldım. Yok, yok dilini benden yana hiçbir söze vurmazsın sen artık. Canımı acıtanda bu ya; söylesen keşke, bin bir beddua etsen, neden gittin desen, ben sana cevap veremesem. Topraklar kabullense de keşke girsem yedi kat içine. Beni senden başka kimse kabul etmedi Zelâl. Kabul görmüşlüğümü sattım bir parça beze, bavuluma gözlerini koyup öylece gittim, ruhunu hep yanımda taşıdım, nasıl anlatsam sana. Gidişime hangi çetrefilli bahaneyi ortak etsem. 

     Onca yıl senden başka hiçbir göze değmedi bu gözler. Unutmak için seni, mahrem hiçbir ismi usuma sokmadım, gözlerim ilişmedi gözlerinden başka yeşile. Ben gittim, bende kalansa hep sendin. Bilirim gözlerin yalan demez bana. Sende kalmışlığım, yeşillerine yüzümü ilk sürdüğüm andadır, koca tepedeki ağaca bağladığımız yazmadadır.

     Sözle beni dilinle. Söyleşelim birlikte. Hâlbuki eskiden en çok sen söylerdin, ben dinlerdim, şimdi avaz avaz bağırsada dillerim nafile, suslarına yetişemiyor kalbim!

     Kısa cümleler kurmalıyım sana, yaşadığımız onca uzun cümlelere inat, kısa cümleler kurmalıyım. Onca yıl sensizlikle sarıp sarmaladığım seni, ifşa etmeliyim bir nefeste sana. Daha çok lâl olmalı dilim ve ben, artık susmalıyım sana. Gözlerine bakmalı, gitme dediğin güne asıp bendimi küllerimi savurmalıyım avuçlarına. Hiç gitmedim! Hep buradaydım demeliyim. Hiç gitmemiş olmak mümkün olsaydı keşke. Boyunca olan kızın kızımız olsaydı. Beraberce kurduğumuz hayaller ayrı bedenlerde hayata gelme şansını eline almasaydı. Olmadı. Olamadı. 

     Düştük birbirimizin isim hanesinden. Gönül hanemiz hala senli benli olurken 'siz'li resmiyetlere vurguladı yıllar bizi. Öylesine bir tanıdık misali. İkramındaki kahvenin tadı hâlâ o günkü gibi. Tuzlanmış bir burukluk var içinde. Babamın 'Allah'ın emri Peygamberin kavli' dediğinde boğazıma takılan kahvenin buruk tadı,  şimdi yudumladığım kahvenin içinde.

     Saçların beyazlamış Zelâl, ama ellerin. Ellerin ve parmakların hala onaltılık zarifliğinde. Gözlerindeki hüzünse gidişime gebe cümleler saklıyor içinde. Ah! Bir sürgün versen gözlerindekileri diline. Bitecek işte o zaman sürgünlüğüm, toprağın beni kabullenmeyişi bitecek. Huzura erecek sensizlikten bîtap düşmüş yüreğim. Düş beni kalbinden Zelâl ben sana lâyık değilim!  

     Cebimde ki sararmış mektuplar ağlıyor cümle cümle. En çok ismini yazdığın yer sararmış Zelâl. Kaç kez dokudu gözlerim bu cümleleri içime bilir misin sen. Bir de mavi oyalı yazman hep cebimde. Kokunu almadan bir gece bile yastığa varmadı başım. Diyeceksin belki şimdi bana ; 'Neylesin bu yürek hiç kalmışlığın yok bende, ardında bıraktığın ne bir cümle, ne kokunu hissettirecek bir nesne. Özlemini bıraktın buram buram içime. Birde bıyıkları yeni terlemiş, siyah beyaz bir resim var sol yanımın üzerinde. Yüzünü unutmadıysam bu nedenle.'

     Ah Zelâl! Ne desen haklısın sen içime. Yazmadım hiç sana, benden yana bir şey kalsın istemedim usunda. Unutmanın kolay olmayacağını bilirdim ya, bu kadarı haddinden fazla geldi bana. Omuzlarım çöktü koca tepedeki rüzgârın ağıdında. Ağlıyor rüzgâr, ağlıyor yazmamızı düşürmek adına. Ve kulaktan kulağa bir fısıltı yankılanıyor 'Zelâl'in yazması duruyor hâlâ ağaçta.' Çözülmüyor düğüm. Düşmüyor yere yazma. Toprak benden yana, sende ne varsa kabul etmiyor bağrına. Düğümü çözene aşk olsun. Aşk olsun bu aşka!...

 

Gülnaz ELİAÇIK

TEMMUZ 2008

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/9/2009 - ZELÂLNÂME-2

Kategori: ASK__A DAIR

ZELÂLNAME(2)

 

      Bir tek ben bulurdum seni ya! en çokta ben kaybettim yine. Saklayamadım seni gönül haneme. Sürmüştü gözlerin beni sensiz bir çöle. Sensizlik kolay mı sanırsın Zelâl. Kaç gece düşlerime yorgan ettim seni. Gelmişliğim yaranı tazelemek için değildi. Hoş gelmişliğini hoş bulamadım nedense. Benim sana dilim hiç dönmedi Zelâl. Gözlerin dilime kilit vurdu hep.

      

      Zaman her şeye çare diyorlar ya Zelâl, koca bir yalan! Zaman seni almadı benden. Kalbimi her bozduruşumda üzerine seni aldım ben. Bitmeyen bir yol gibiydin Zelâl, bitirmeye çalıştıkça daha çok battım içine. Bilemedim her adımımı sana atışımı. Senden uzaklaştığımı sandığım her anda, aslında bir adım daha yaklaşmışım sana! 

     

     Öyle sessiz, öyle derinden bakmasın gözlerin. Sessizliğin daha çok yaralıyor beni. Gözlerime kin sürsün bakışların. Bağır, çağır binlerce küfür sırala, yine de az bana!  Gözlerine her baktığımda yine kendimi görüyorum ve nasıl bir acı çekiyorum. Sor bana Zelâl, “ neden” diye. Sana verecek bir cevabım olmasın. Suskunluğumun en soğuk havasında buz tutsun dilim ve bir tek dudaklarının ateşi açsın dilimi. Hâlbuki dudakların hiç dilime değmedi!

 

     Oturuyorsun karşımda eski bir tanıdık misali, havadan sudan bahsediyorsun. Dinliyorum sessizce. Büyük kızın aynı sana benziyor. Hani seni ilk gördüğüm on altılık haline. Bakışları, konuşması ve saçlarını elleriyle arkaya atışı aynı sen. Ruhunun bir parçası onda saklı sanki.

 Onca yıldan sonra hiç söylenmemiş sözler söylemeliyim sana. Görünmeyen yaralarına merhem misali sözler sürmeliyim. Affedilmişliğimin acısını gözlerinde hissetmeli ve aslında beni hiç affetmediğini bilmeliyim.

 

    Zelâl sevdiğim! Canımın diğer yarısıydın sen şimdi bir yarımı oynar yüreğim oysa seni tamamlayanda bendim. Senli bir yalnızlığı nasıl yaşadığımı sorsana, neden gittiğimi. Ağzını aç bana. Dilini döndür benden yana eskisi gibi. Sor hadi. Cevapsız kalacak onca sorunu sor bana. Sessizliğim kahretsin beni, karşında yedi kat yere girmek isteyeyim. Ama hiçbir yere bırakma beni.

   

    Sen hiç bensiz kalmadın mı Zelâl. Gittiğim günü hatırlasana. Kalan olmak mı zordu giden olmak mı bu aşkta.? Kalanlığının yitik yanını gitmişliğime kopyala. Kalanlığına denk gidişimin ardından günlerce susuşun gelir aklıma. “Tek söz söylemedi Zelâl!” dediler. Dili hiç dönmedi. Sesi türkülere hiç eşlik etmedi.  Şimdi bülbül gibi şakıyışın içimi acıtmak için mi?

 

    Ve eteklerini toplama zamanın geldi dizlerimden Zelâl. Asırlardan uzat ellerini bana, ellerim dokunsun ellerine bir ağıt makamında.  Tepedeki dilek ağacı ağlıyor hala. Bir tek bizim yazmamız tutunmuş dallarına. Rüzgâr eşlik ediyor dileğimizle salınan yazmamıza.

 

   Ve aşkımızı bağladığımız yazma ne zaman öpüşecek toprakla o zaman kavuşacağız toprakta…

 

Gülnaz ELİAÇIK

MAYIS 2008

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/8/2009 - İÇİME AŞK KAÇTI!

 

 

Mihrabına geldim ey aşk! 
Tut beni harf harf.

 

     Kıblesiz bir aşkla recmetme beni. Üç harfe sığdır ömrümü, felaha çıkar gönlümü. Kapından çevirme beni, Taptuk misali. Kırk yıl, gönlüne yüz sürmeden kapına odun taşımaya hazır bu yürek, Yunus misali. Aşkının dervişliğine kabul et beni. 

 

     Gece.

 

     Suskun çığlıklar bastırıyor kör karanlığı. Bir mum misali aydınlat karanlığımı. Nurunu saç damla damla suretime. Alma beni senden, verme beni bana. Hep sende kalayım ben. Rükûlarda sevdim seni ben. Kıyamlara sığdıramadım gönlümü. Secdelerde boşalttım ömrümü. Bir hüzün yükledim heybeme. Karşılığında seni verdim ben! Üstü sende kalsa ne çıkar, alacağımı aldım ben. 

 

     Aşkın iç ceplerine bak, beni bulmak istersen. Dar vakte saklanmış iki sarı lira gibiyim ben. Darlığını ferahlatmak adına binlere bozuldum. Tümlüğümün işe yaramazlığı parçalanınca farklılaşırdı belki. Hâlbuki kaç parçaya ayrılırsam ayrılayım üzerime seni aldım ben. 

 

İntiharını yaz harf harf.

Cümleleştir beni ve kendini as.

 

     Ölümün soğukluğu üzerine düştüğünden beri, toprağına kokumu sürdüm. Bensiz olamazdın ya hani. Ney deva eylese içime. Her tınıda seni çeksem gönlüme. Neyzen üflese, sen hep sussan ben seni dinlesem kulaklarımca. Dudaklarımaysa hiç dokunma! 

 

Yâd eyle ellere beni! 

Sor sonra aynalara kendini.

 

     Kendine bakmaktan korkardın sen. Bana sen bak derdin, kendi gözlerim bile değmesin bana! Değmedi hiçbir göz sana. Nazar nedir bilmedin sen. Bir çift mavi gözdü nazarlığın senin, ezelden.

 

     El açtım şimdi sana, cümleleştin dilimde, kendini astığın harflerle. Sakın dönme gittiğin yerden, geleceğim ben sana, herkesin dönüşü oraya!

 

İçine çek beni tek nefeste

Sana doğayım ben. 

 

     Dünya soğukluğunu hisseden, cenin misali, ortalığı inletmeli ağıtlarım. Erken doğdum ben sana. Cümlelerimin hafifliğini küvezlerde bıraktım. Yaşam ünitesine bağlı damarlarımdan sen geçtin hep. Ritmik kalp atışlarıma inat, düzensiz bir sevda yaşadı gönlüm. Neresinden tutsam elimde kalıyor bu sevda. Ritmik hale sokmak bir ömür istiyor adeta.

 

Ellerimi bağladım göğüs hizamda 

Kurşun sıkılmış söz söz satırlarıma.

 

     O'na varabilmek adına önümde koca bir taştın sen. İmtihanım olman hep bu yüzden. Yolumdan kaldırmam lazımdı seni. Sen beni kaldırdın gönlüne doğru, taşlaştım şimdi ben. Yüreğimi geri ver senden.  Ya da boş ver sende kalsın içimin diğer yarısı da. 

 

Uzletime ortak et kendini

Ve kus beni içinden.

 

     Gidiyorsun şimdi,  her adımına bir harf düşüyorum karalama kâğıtlarıma. Anlamlı cümleler yazdıracak şekilde at adımlarını. Önce 'A' sonra 'Ş' ve son adımını 'K' ya doğru at. Aşk olsun gidişinin adı.

 

     Üzeri tozlanmış sandık gibiyim. Ara sıra açılıp yâd edilmek istiyor kalbim. Sahi, uğrak verir misin tozlu benliğime. Kapağımı kaldırmayı kaldırabilir mi yüreğin. Ağır gelirdim sana ben, hâlâ öyle miyim?

 

Rüzgârlar getirsin ağıtlarımı sana

Es bana senden yana, es bana!

 

     Gözlerindeki yaşları sal rüzgârlara, bir fısıltıyla gelsinler bana. Yanaklarım alıştı nasılsa tuzlu yağmurlara. Kulaklarım sesine doysun rüzgârlarla. Bedenini al, ruhunu bırak bana. 

 

     Dilimde tekilleşen bir cümleydin sen, ünlü düşmesine uğramış şimdi kalbim, rüzgârlar düşürmüş ismini yüreğimden. Eğilip almaya mecalim yok yerden. Üzerimde pot duran bir elbisesin şimdi, gidişlerini ne kadar içeri alsam da bana hep bol geldin sen! 

 

     Gülüşlerimi arıyorum nicedir, sende kalan bir kalbim var biliyordum, gülüşlerimi de paketleyip koymuşsun bavuluna. Kilit vurduğun dilim konuşmaz belki sana, bakışlarım yeter mi isteğimi anlatmaya. Geri ver gülüşlerimi, sana ait olmayanları geri var bana. 

 

Gelme bana 

Bıraktığın yerde değilim!

 

     Biletimi kesti bu sevda senden yana.  Gitmek istese de kalanlığa yazgılanmış yüreğim, çarmıhlara çivilenmiş bıraktığın yerde benliğim. Elini sürdüğün her yerim yıkılıyor bedenimde. Toprağa doğru yol almakta senliğim. Gel bana, bıraktığın yerde çivilenmiş yüreğim!

 

Sağıma dönüyorum hayalin

Solumaysa çoktan yazgılanmış yüreğin!

 

     Ne saplantı, ne bağımlılık, ne alışkanlık kelimeleri sıralayabilir yazgımızı. İmkânsızlıklar içinde vurgun yese de her yerinden bu sevda, sürgün bitecek elbet, geleceksin yine bana.

Bıraktığın gibi bulacağını sakın sanma. Her gidişinde daha çok örselendi ruhum.

O'na varabilmek adına seni geçebilme yetisine sahip olabilseydim ben, Yunus misali kırk yıl odun taşımaya hazırdım kapına. Taptuk misali kırk yıl yüzüme bakma, gam yemem ben. 

 

Haddini aşmasın boyundan büyük cümleler 

Geçtim seni, geçeceğim bu yeter.

 

     İçine düştüğüm cümleler hep seni anlatıyor belki, dilime sürdüklerimde sen varsın, ne kadar kaçsam da adım adım,  durduğum yerde seni arıyor gözlerim. Her nefeslenişimde içime çektiğim senmişsin gibi, boğuluyor cümlelerim. Ah unutmak bu kadar zor olmasaydı keşke. Yükü omuzlarımı bunca çökertmeseydi, duruşu sensizlikten bozulmuş bir tümceyim şimdi dillerde. Rezil rüsva ettin beni âleme. İsmim gezdi hep hayâsız dillerde. 

 

İçime sen kaçtın 

Çıkarabilene aşk olsun!

 

     Uyu şimdi bir masal yorgunluğuyla. Cüce devler korkutmasın seni rüyalarında! Üç nokta koy isminin başına, seninle hayat bulduğuna inanan benliğim senden öncesi olduğunu da kabullensin. Senden öncede vardım ben, senden sonra da hüküm süreceğim.

 

     İçimde tarif olunmaz bir acı, sayfalara sürgün yese de kalemim, yine de anlatmaya yetmez ucuna asılan cümleler. Başka bir lügatte acıyor kalbim. 

 

     İçime, silinmez mürekkeple yazılmışsın sen, hiçbir silgi silemez artık seni benden.

     Çizgimi çektim sana, silinmez oluşun üzerini karalamama engel değildi.

 

     Geldiğin gibi gittin benden. Bense seni geçip menzile ulaşma yolunda divaneliğe büründüm hepten.

 

      İçime kaçan seni hiçbir cümle çıkaramıyor benden!

 

Gülnaz ELİAÇIK

5 AĞUSTOS 2008

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/4/2009 - ZELÂLNAME(1)

Kategori: ASK__A DAIR


 

            Ah Zelâl! . Tövbelerime düşmekten geliyorum bugün. Saçların boyunca olmuş görmeyeli. En çok saçlarını severdim, hiçbir makas değmesin uçlarına isterdim. Senden bana yadigâr tek saçlarım dedin. 

 

            Sende bıraktıklarımı bir kenara itmediğine sevindim. Gözlerine sürme diye çektiğin bakışlarım, yerinde duruyor hala. Eskisi gibi bakıyorsun yine bana. Boyunca çocukların olsa da eskisi gibi söylüyorsun ismimi. Eski olsaydık keşke, eskiden olsaydık yine!

 

            Papatyalar var elinde. En çok papatyayı severdin sen, seviyor mu sevmiyor mu diye sormuşluğun olmadı hiç onlara. Sahi sevilmişliğini hiç mi merak etmedin?

              Kederle yüz göz olmuşluğumuz ilk ağladığımız güne dayanır. Gitme demiştin. Gittim! Ah Zelâl hangi günahı ödetir şimdi bana sensiz kalmış cümlelerim. İsmin ki dilime en çok yakışandı benim. Tutamadım ismini, düştü dudaklarımdan. Esen bir yel olup gelseydin bana , 'gidişini çok görmedim' deseydin, kalbim sızlamasaydı, başım önümden çekilip gözlerine saplanabilseydi.

 

            Dar zamanlara sığdırdığımız bakışmalarımız yendi bizi. Gözlerimizi birbirinde tutamazdık uzun süreli! Teslimiyetimiz kısa zamanlı birbirine vuran gözlerimizdendi. Edeple şavklanırdı gözlerimiz. Güneş kıskanırdı gözlerimizi. Zelâl, gözlerin nerde şimdi?  Güneşin şavkına karşı koyamıyorum gözlerin siz.

 

            Aramızdaki uzlaşılmaz uzaklığa inat sana geldim Zelâl, onca yıldan sonra, ardımda bıraktığım gibi bulmak seni, mutlu etti mi sanıyorsun beni. Gözlerinden düşmüş olsun isterdim bakışlarım ve baktığım hiçbir şey sana benzemesin isterdim. Ne var ki yönümü ne tarafa dönsem sen varsın Zelâl.

 

            Hani koca tepedeki dilek ağacına bağladığımız yazmalar vardı. Birbirimize yazgılanmak adınaydı tüm dileklerimiz. Ağladığımız ilk gün, ayrılığa menzillenmişti oysa yazgılarımız. Bilemedik hep kavuşmayı diledik!  Sevda dilekleri kabul olmayacak bir yalan.

Ne var ki dilimi alıkoyamıyorum kavuşmaktan yana olan dualardan! Biz bu yalanın hangi gerçeğiyiz Zelâl?  

 

            Onca yıl sonra mevsimsiz yağmurlar yağıyor gözlerimden, engel olamıyorum. Yağmurum seninde gözlerini ıslatıyor, ona daha çok kahroluyorum. Ah! Zelâl görmez olsaydı kör olası gözlerim seni. Gözlerindeki sürmeyi tazeletmeseydin keşke. Sürme diye çektin yine gözlerine beni. Baldan tatlı bir hoş gelmişsin dedin. Kalbin hiç kırılmamış gibi. İyi saklardın kendini, bir tek ben bulurdum seni! ...

 

Gülnaz Eliaçık

Nisan 2008

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Bir selam edeyim gönülden size ve kaleme vurgunluğumu hangi söz anlatırsa onu söylemek ister lugatımdaki her kelime ama beni bana, ya da sana anlatamam ki ... Ben önce verilen ilk emre uydum OKU dendi okudum yazmaksa hep içimdeydi....

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
asrevya
yarenlice
zaferdergisi